Anne Suçluluğu Nedir ve Nasıl Başa Çıkılır?

Kucağında uyuyan bebeğini kaygılı bir tebessüm ile göz ucuyla izleyen anne illüstrasyonu, ressam Miray Özçelik tarafından elle çizildi.

Suçluluk duygusu, anne olduktan sonra sizin hayatınıza da gitmek bilmeyen bir yatılı misafir gibi çöküp kalmadı mı?

Düşününce, hamileliğimde çaldı benim kapımı anne suçluluğu. Evliliğimin beşinci yılıydı, yılbaşı ikramiyesinin tamamını tek başıma kazanmam seviyesinde sıfıra yakın bir ihtimaldi hamilelik. Dolayısıyla testin pozitif olduğunu gördüğümde verdiğim ilk tepki ‘Yok artık, hayır ya, daha neler!’ demek oldu.

Uzun süre klozette oturup öylece kaldığımı, çok ağladığımı, çok korktuğumu, testin bozuk olma ihtimaline kendimi ikna etmeye çalıştığımı ama bunun mümkün olmadığını bilen tarafımın üzülmek için yaptığı baskıyı ve ‘Ben şimdi ne yapacağım?’ dediğimi hatırlıyorum.

İlk doktor muayenemde söylemek için beklediğim şey kürtaj konusunu konuşmak iken, doktorun ‘Gebelik var ama iyi bir şey söylemek için çok erken, çok küçük ve düşebilir. Sana yazacağım ilaçları al ve mümkünse yat, on beş gün sonra tekrar gel eğer düşmemişse gebelik sürecini konuşalım’ dediğinde yaşadığım o suçluluk hissi bugün hala çok canlı. Kürtaj isteği o an uçtu ve yerini hiç bitmeyecek olan bir suçluluk hissine bıraktı.

Hiç hayalini kurmadığım, hiç planlamadan ve hatta istemeden kapımı çaldığı ve hakkında kurduğum ilk cümlenin ‘aldırırız’ olduğu bebeğimin düşme riski vardı. Eğer böyle söylenmeseydi konuşmayı planladığım kürtaj planımı oraya gidip de o koltuğa uzanana kadar hiç sorgulamamıştım bile, çok emindim, inanılmaz hazırdım. Onun kendiliğinden gidebileceği düşüncesi o kadar ağır gelmişti ki muayenehanenin tavanı üzerime düşmüş gibi hissetmiştim.

Doktor randevusuna dek hakkında konuşmaktan kaçınmış olduğum, midemin bulanıp bulanmadığı yönündeki sorulara verdiğim cevaplarda ‘bebek’ yerine ‘embriyo’ dediğim bebeğimin düşebileceği düşüncesi tamamen benim yüzümden olduğu fikrini kazımıştı beynime ve eve gidiş yolu boyunca ağlayıp ‘gitmesini hiç istemiyorum, gitmesin lütfen, ona çok iyi bakacağım, onu düşürmeyeceğim’ diye ağlamıştım.

İki hafta boyunca yataktan çıkmadım. Dokuz ay genel olarak keyifli geçti, bebeğim beni hiç zorlamadı; mide bulantısı, kramplar gibi durumlar çok dayanılır düzeydeydi benim için ve onun iyi olması adına zaten baştan kabul etmiştim başıma gelebilecek her şeyi, hiç olacağını zannettiğim kadar zorlanmadım.

Çok ağladığım günler oldu, hayatla alakalı. Birinde dört, diğerinde ise altı aylıkken yüksek stres altında ve ağlıyorken sancım ve kanamam oldu. Bebeğimi kaybettim zannederek apar topar doktoruma koştum ve iki seferde de bana yine ikişer haftalık yatış ve ilaçlar verdi ve ben iki seferde de çok üzülüp ağlayarak bebeğimi tehlikeye attığım için çok suçlu hissettim. Ağlamamın onun varlığı ile hiç alakası yoktu ama stres hormonumu yönetemeyerek onu tehlikeye atmıştım. 

Dokuz ayım bebek bakımı ve doğum üzerine ders çalışmakla geçti. Yüzlerce doğum videosu izledim, notlar aldım, kitaplarda altını çizdiğim yerleri bebeğimi tanıyacak olan herkesle paylaşıp ‘bu durumda böyle davranacağız’ veya ‘bak sen bunu çok yapabilir gibisin bu yanlışmış’ diye herkesi kendi rollerine yönelik hazırladım. Bu yaptığım şeyin adının terminolojide ‘aşırı telafi’ olduğunu çok sonra öğrenecektim.

Fiziksel, ruhsal ve teorik olarak doğuma ve anneliğe çalıştım. Mükemmel anne olmaya çok hazırdım, var olmuş en mükemmel anne olmak için dokuz ay boyunca her an ders çalışmış ve teoride her şeyi en ince detayına kadar öğrenmiştim.

Minimalist tarzla ressam Miray Özçelik tarafından çizilmiş yenidoğan bebeğini emziren anne illüstrasyonu.

Yetersizlik Hissi ile Gelen Doğum Sonrası Depresyonu: Postpartum

Doğum şeklim ‘suda doğal doğum’ olacaktı çünkü çocuk için en travmasız geçişin suda doğmak olduğunu öğrenmiştim. Babasını ve annemi bana hastanede eşlik edecekleri süreç için son ay resmen eğitime sokmuştum. ‘Her şey tamamen doğal olacak’ ve ‘bebek nasıl yön veriyorsa öyle gelişecek’ cümlelerini doktorum ve hemşirem dahil herkese ezberletmiştim.

Uyumak için yattığımda içimde bir tuhaflık vardı, anneme o akşam ‘Yatacağım ama gece kalkıp doğurabilirim de bence’ demiştim. Uyuyamadım, sancılarım başladı ve sancılarımın düzenli sıklığa geldiğinden emin olduğum dakikaya kadar yatakta kaldım. On – on beş dakikalara kadar düştüğünde kalkıp duşa girdim. Balkonda oturan annemin yanına gelip, ‘Sakin ol, ışıkları kapat, lütfen bana pilates topumu ve mumları getir ve tütsüleri salondan al, doğum başladı dediğimde annemin suratındaki ifade aklıma geldikçe hala gülüyorum.

Doktorumu aradım ‘dakikası dakikasına düzenli olmamakla birlikte on – on beş dakikada bir; dediğiniz gibi yüzümü ekşitip nefesimi tutturacak düzeyde sancım var; beş dakikaya düştüğünde yola çıkarken sizi arayacağım’ dedim.

Annemle ışıkları kapatıp mumları yaktık ve tütsüleri yaktık, teta dalgalı müziklerden oluşan ve doğum için hazırladığım playlisti açtım. Müziğin frekansı ve tütsünün kokusuna odaklanarak anda kalmayı başarırken pilates topunda belimi sağa sola, ileri geri, daire ve ardından tam tersi şeklinde çevirerek fiziksel olarak doğum için ısınmaya başladım.
Sancım geldikçe bağırmamak içim ‘ımmmm’ diye inliyordum (çünkü bebeği strese sokmamalı ve onda doğum travması yaratmamalıydm) ve annem sessizce önündeki kağıda saati yazıyordu.

Gece on ikide başlamış olan ve hiç konuşmadan geçen bu sürenin sonunda sabaha karşı beş buçukta annem ‘Evet, beş dakikadayız’ dedi ve doktorumu aradım, kliniği açtırmak için birini gönderiyor olduğunu söyledi. Bebeğimin uyumakta olan babasının yanına gidip ‘Panik yapma, doğuruyorum. Ben şimdi hastaneye geçeceğim, sen uyanma yarın birinin dinç olması gerekecek sen dinlenmiş ol. Ben seni yetişeceğin şekilde ararım puseti alıp gelirsin.’ diyerek evden çıktım ve taksiyle hastaneye geçtik.

Her şey ne kadar planlı ve muhteşem değil mi? Bekle o zaman…

Bebeğim normal mi?’

Tütsülerimi dizdik, playlisti hemen açtım, havuz suyla doldurulup ısısı ayarlandı, saatlerce hiç bağırmamayı ve anda kalmayı başardığım ve meditasyonu bozmadan geçen sürenin sonunda öğleden sonra üçte bebeğimi kucağıma aldığımda acı, rahatlama, mutluluk ve uykusuzluk karışımı bir sarhoşlukla doktorun sorduğu ‘Kordonu kendin kesmek ister misin?’ sorusunu elimdeki bebeğimin kirpiksiz ve kaşsız suratı ve mor rengini incelerken ‘Bebeğim normal mi?’ diye cevaplayabildim. Bana kordonu kesmemi teklif ettiğini ve cevap alamayınca kendisinin kestiğini çok sonra idrak ettim ve bugün hala ‘Keşke o kadar sarhoş gibi hissetmeseydim ve kordonu kendim kesseydim.’ diye üzülüyorum mesela.

Çok iyi hissetmem gerekmiyor muydu?

Bebekle eve giriş tam planladığım gibiydi, evdeki köpeğimize önce bebeğin üzerinden çıkan kıyafetler koklatıldı, ardından bebek eve sokulup onunla tanıştırıldı, plan çok doğru gidiyordu ama içimde bir şeyleri kesin çok yanlış yapıyor olma ve bunu fark etmemiş olma korkusunu atamıyordum.

Her şeyden önce zannettiğimden çok daha küçüktü, en azından kucağımı dolduracağını zannediyordum ama elimden biraz büyük bir bebek vardı kucağımda ve doktor zaten öyle olması gerektiğini, her şeyin normal hatta çok yolunda olduğunu söylüyordu ama bir ‘başaramamışlık’ vardı üzerimde. Lohusayım diye beni üzmemek için söylemedikleri bir şeyler var paranoyasını atamıyordum kafamdan.

İçimden gelen ağlama isteğini hatırlıyorum, neye ağlamam gerektiğinden emin değildim ama saatlerce hıçkırarak ağlamak istiyormuşum ve bunu bastırıyormuşum gibi hissediyordum. Çok hazırdım, çok emindim her şeyden, çok iyi hissetmem lazımdı. Hiç zannettiğim gibi muhteşem hissetmiyordum ama. Bebeğimi gördüğüm anda onu çok iyi tanıyormuşum gibi hissedeceğimi zannederek geçirmiştim dokuz ayı, ama her ayrıntısını incelerken buluyordum kendimi. Onu ilk kez görüyordum, bu çok gerçekti. 

Karnımın içinde değil, sanki ayrılmışız, korkuyorum

Karnımın içini çok boş hissetmiştim. Onun vücudumun içinde oluşunun verdiği o tanıdık hissi daha şimdiden özlemiştim. Çok hüzünlüydüm. Aslında kavuşmuş olmamıza rağmen sanki ayrılmışız gibi de hissediyordum.

Karnımın içindeyken, kendimi koruduğumda onu da korumuş olduğumu biliyordum. Elimdeki bebeğime bakarken hissettiğim en büyük duygu ‘korkuydu’ ve bunu dile getirmekten çok utanıyordum. Onu çok sevdiğimi biliyordum ama ona yanlışlıkla zarar vermekten, koruyamamaktan, anlayamamaktan, becerememekten, yaşatamamaktan, büyütememekten, beni sevmemesinden, iyi hissetmemesinden o kadar korkuyordum ki, korku diğer tüm duyguları bastırıyordu.

Her şeye çok iyi hazırlanmıştım ama karnımın içinde olmamasına üzüleceğim veya onu incelerken korkacağım aklıma hiç gelmemişti ve kendimi bu beklenmedik his karşısında çok yenilmiş hissetmiştim.

Hani kontrolü kaybetmeyecektim?

Sütüm direkt gelmeye başlamıştı ve bebeğim emebiliyordu, bebek doğduktan sonra beş-altı saat kadar uyudum ve ardından doktorum ikimizin de çok iyi olduğumuzu söyleyerek bizi taburcu etmişti. Mutlu olmam gerekiyordu. Olamıyordum.

Dönüp ona baktım, şunu düşündüm; ‘Bebeğim temizlendi, bezlendi, giydirildi, hiçbirini ben yapmadım, neden o anları hatırlamıyorum? Hemşire hemen yanımda bütün bunları yaparken ben şuursuzca dakikalarca havuzun kenarındaki tutunma yerine mi baktım gerçekten? Onu elimden aldıkları ve çocuk doktoru kontrol etsin diye yanımdaki yatağa koydukları anı neden hatırlamıyorum, öpmüş müydüm vermeden önce? Fısıldadım mı, güvendesin her şey yolunda, şimdi yeniden sarılacağız dedim mi? O havuzun içinde ten tene sarılarak ne kadar oturduk? Ona ilk temas eden ben oldum evet o anı, onu alıp göğsüme yaslamamı, biraz sarıldıktan sonra ıslak kafasını öptüğümü, sonra suratını merak edip incelediğimi hatırlıyorum. Sonrası neden kopuk kopuk? Hani kontrolü kaybetmeyecektim? Bebeğim yanımdaki pusette uyurken ben nasıl az önce doğurduğum bebeğim yanımda yokmuş gibi uykuya dalabildim?’

Ya çok yanlış yaparsam?

Doğumdan önce bebek bezlemek üzerine onlarca video izledim, defalarca kez oyuncak bebek bezleyerek çalıştım. Geçmişte, o zamanlar bebek olan kuzenimi birkaç defa bezlemiştim. Ama hayatımda hiç az önce doğmuş bir bebeği bezlememiştim.

Onu bezlemek üzere kucağıma aldığım ilk sefer (taburcu olup eve geldikten hemen sonra) annem ‘Benim yapmamı ister misin?’ diye sorduğunda ona bakıp ‘Yok hayır, ben biliyorum, çalıştım’ dediğimi ve korkarak tulumunu çıkarırken midemin nasıl her saniye biraz daha sıkıştığını hatırlıyorum.


Kıyafeti çıkarıyorum ama ya kolunu acıtırsam, ya yanlış bir şey yaparsam, göbek bağı var, göbek bağına takılı plastik şey var, evet buna çalışmıştım tamam yapabilirim, ya çok yanlış yaparsam? Ama çalıştım, biliyorum, göbek bağını temizlemeyi de biliyorum, her şeyi biliyorum, o benim bebeğim, neden böyle hissediyorum? Ayrıca kımıldıyordu, bu ayrıntıyı nasıl hiç hayal etmemiş olabilirdim ki, tabii ki de kımıldayacaktı, ama o kadar küçük olup, göbeğinde bağı ve plastik aparat ile üstelik de kımıldarken ben şimdi ne yapacaktım? 

Anneme bakıp ‘İlk bezini sen değiştirmek ister misin?’ diye sordum ve bana anlayışla tebessüm ederek onu bezledi, izledim. İlk banyosu da böyle oldu. İlk kakalı bezi de.

Onu tutarken çok korkuyordum, ilk kucaklamalarımda sanki elimde emanet bir şey varmış gibiydim. Bir türlü rahatça sarılamıyordum, bir yerlerini yanlış tutuyormuşum gibi hissediyordum ve bu beni çok üzüyordu.

‘Özür dilerim, başaramadım.’

Annem bebeğimi doğurup sudan çıkarıp ona sarıldığım ve sonra yüzüne baktığım anları ve o günün devamını şöyle özetliyor “Doğurduğun saniyeye kadar her hareketin çok bilinçli ve kontrollüydü, sonra onun yüzüne baktın ve mal gibi bir şey oldun, çok şaşkın ve sessizdin, şuurunu kaybettin, sana söylenen ve sorulan hiçbir şeyi duymadın ve doktor elinden tutup seni havuzdan çıkarana kadar on dakikadan fazla ifadesizce aynı noktaya baktın. Doktor seni muayene için götürmek üzere tekerlekli sandalyeye oturttuğunda bana dönüp ‘Anne özür dilerim, başaramadım’ dedin. Sana ‘Hayır bak nasıl başardın, şunun güzelliğine bak, sen çok güçlüsün harika bir şey başardın’ dedim.”

İşin garip yanı, anneme ‘Anne özür dilerim, başaramadım’ dediğim yer ve daha bir sürü an benim hafızamda hiç yok. Bebeğimin doktoru muayene için ilk ziyaretimizde ‘Başaramadım dediğiniz bebeğe bakın, ne kadar da sağlıklı’ dedi, doktorum ve hemşirem de aynı şekilde muayeneye gittiğimde bunu söylediler ancak bütün bunların bende yarattığı his ‘Başaramadığımı söylediğimi bile hatırlamayı başaramıyorum, bebeğimin doğduğu o ilk saatleri oradaki herkes her şeyiyle hatırlıyor ama annesi olarak bunu hatırlamayı bile beceremedim.’ oldu.

Uykusuzluk sarhoş eder mi?

Her iki saatte bir alarm kurup emzirmek için uyanmaya hoş gelmiştim. Hastaneden kucağımda bebeğimle beraber çıktığım dakikadan, ek gıdaya başladığı altıncı aya dek iki saatte bir emzirme yolculuğunun anlamını; yani altı ay boyunca kesintisiz en uzun uykunun sadece iki saat olmasının ne demek olduğunu sanırım çoğumuz biliyoruz.

En uzun uykunun iki saat olması ve çoğunda onun bile bölünüyor olması insanı her an sarhoş gibi hissettiriyor. Beynin normalde çalıştığının yarısı kadar bile çalışmıyor ve her türlü uyarana karşı hassasiyetin maksimum düzeyde oluyor. Tam bir saatli bomba gibi geziyorsun. 

Akıl sağlığını yitirmeye de, olduğun yerde düşüp oracıkta uyumaya da, en ufacık şeye sinirlenip cinnet geçirmeye de, ağlamaya başlayıp susamamaya da eşit derecede uzak gibisin ve aynı zamanda da kontrolünü yitirmemen gerektiğini biliyorsun çünkü travma yaşatmamaya kararlı olduğun ve huzur dolu sarılmanla sakinleştirdiğin bir bebeğin var. 

Merhaba postpartum, hoş geldin, sen gelmeden önce ben sana da çalışmıştım; seni tanıdım, doğum sonrası depresyonusun sen! Bir sen eksiktin!

Yüzünde steril maske takılı yeni anne, kucağındaki yenidoğan bebeğine merakla bakarken. Ressam Miray Özçelik tarafından kendimizleyiz.com için çizildi.

Mükemmel Anne Olma Tuzağı ve Beraberinde Getirdiği Anne Suçluluğu

Doğum yapıp eve geldiğim gün bebeğimi bezleyecekken bile yanlış yapmaktan korkmamı takiben; devamının hep aynı çekince ile geleceğini zannettim. Öyle olmadı. Deneyip de ‘yapabildim’ dediğim her şeyde güvenim yerine geldi.

Üçüncü günün sabahı yatağımda bebeğimi öpüp ‘hayatının ilk Çarşamba gününe hoş geldin miniğim’ diye yanağını severken artık; ona bezlerken, tutarken, giydirirken, yıkarken, emzirirken veya gazını çıkarırken zarar vermeyeceğimi biliyordum

Korktuğum şeyler artık tamamen içimde değil de dışımda olması ve dışarıdaki koca dünyadan onu nasıl saklayıp koruyabileceğim üzerineydi. Açıkçası kızım beşinci yaşını yakında dolduracak ve bana hep kurduğu o meşhur cümlesini  ‘Ben bebek değilim, altı yaşındayım’ diye güncelleyecek ama ben hala aynı şeyden aynı şekilde korkmaya devam ediyorum. O benim içimde değil, dışımda yaşıyor ve onu bu koca gezegende nasıl koruyacağım?

İnsanlar çok acımasız. Anne suçluluğunu körükleyen en güçlü etkenler annenin en yakınındakiler oluyor. Bebek tebriği için arayanlar hep şunları sorardı bana;

  • Kaç kilo doğdu?
  • Emziriyor musun, memeyi kabul ediyor mu?
  • Sütün yetiyor mu?
  • Normal doğurdun değil mi? Yırtığın var mı, dikiş attılar mı?
  • Ikınırken hemoroidin çıktı mı, normal doğurunca öyle oluyormuş?
  • Sarılık var mı? Sarı giydirdin değil mi ilk? Ne demek hayır sarı giydirilir ilk, annen söylemedi mi? Şekerli su hazırla ver ağzına olmasın sarılık.
  • Çok kucağına alma hazır yolun başındasın, şimdiden alıştırma, nasıl alışırsa öyle gider benden sana dost tavsiyesi, kucağa alıştırma.

Bebeğimi rutin doktor kontrollerine götürürdüm ve sevinerek dönerdim eve. Babaannesi merakla ve heyecanla eve gelir gelmez arar ve kilosunu sorardı; ‘Altı mı? Babası tam onunla aynı aylıkken hiç unutmuyorum, tam altı kilo sekiz yüz gramdı neredeyse bir kilo fazla. Emzirmeyi kesip mama mı versen? diye sorardı. 

Üzerinden sadece beş yıl geçti ama ben bebeğimin hangi ayda kaç kilo olduğunu hatırlamıyorum, babaannesi aradan geçen otuz yılın üstüne rağmen oğlunun hangi ay hangi kiloda olduğunu gramına kadar hatırlardı.

Bana bir keresinde ‘Saçları hala uzamıyor, bu hiç normal değil. Emzirmekte neden ısrarcı olduğunu anlamıyorum, o iki yaşa kadar emzirme muhabbeti eskidendi, artık formül mamalar anne sütü kadar sağlıklı, devir değişti. O zaman sütünden biraz sağıp bir laboratuvara gönder ve besin değerlerini ölçtür. Sonuçlar çıktığında bana da gönder, ben de buradaki sağlıkçı çevreme bir danışayım, değerler yetersizse mamaya geçersin.’ denmişti.

Başlarda insanları çocuğumun normal olduğuna, sütümün yetiyor olduğuna, çocuğumun düzenli olarak doktor kontrolünde olduğu ve bir merakım olduğunda doktora telefonla ulaşabildiğime, her şeyin yolunda olduğu ve bu konuları zaten biliyor ve araştırıyor olduğuma ikna etmeye çalışıp durdum. İçim rahattı, çocuğum iyiydi.

Bir yerden sonra şunu yaşamaya başladım; bu çocuğun ebeveyni benim, her anını bilen ve en ufak detaya kadar doktora sorup araştıran benim ama konuya dair bilgisi yok diye başka insanlara neden öyle yapmakta olduğumu anlatmak zorunda kalıyorum. 

Çocuğumun saçı geç uzuyorsa sütüm suçlanıyor, çocuğumu mezura ile ölçüp ‘üç santim daha uzun olmalıydı’ diyen oldu, ilk doğum gününe yürüyerek değil de emekleyerek girdiği için yürüteç almamış olmakla (doktorlar asla önermiyor yürüteç kullanımını) suçlandım, konuşmasını anlayamıyorlar diye suçlandım, başkası ile yalnız bırakmıyorum diye aşırı korumacılıkla suçlandım, çocuğumun başka bir kadın tarafından emzirilme girişimine sinirlendiğimde şakadan anlamamakla suçlandım. Sonra dedim ki; madem zaten çocuğun her hareketinden suçluyum, o zaman kimin ne dediğinin hiçbir önemi yok. Başkasının lafını duymayacağım. 

Zannettim ki, başkalarının suçlamalarından sıyrılırsam, üzerimdeki suçluluk hissi geçecek ve rahat bir nefes alacağım. Öyle olmadı. Anne suçluluğu çok tuhaf ve yerleşik bir his. Başkalarının etkisi altında kalmamayı başardığında bile ortadan kalkmıyor.

  • Uykusunda onu izlerken ‘Bugün onu yeterince öptüm mü, yeteri kadar sevildiğini hissettirebildim mi?’ diye düşünürken buluyorsun kendini.
  • Düşüp dizini aşındırdığında bunu öngöremediğin için, tam o saniyede onu tutabilecek kadar yakınında olmadığın için kendine kızıyorsun
  • Ateşini ölçerken ‘Parktan gelince probiyotik verseydim keşke’ diyorsun, ateşinin çıkmasındaki suçluluğun içini kemiriyor.
  • Poposu pişik olduğunda ‘Portakal fazla asidik, hepsini yemesine izin vermemeliydim’ diye için acıyor.
  • Kreşe gönderiyorsun, öksürdüğünü duyduğunda ‘probiyotik, omega 3, demir vs yetmez; sınıfında öksüren kimse olmadığından da emin olmalıydım’ diye kendine kızıyorsun.
  • ‘Hava soğuk olduğu için öksüren falan çok oluyor, kimseye sarılma, kimseyle el ele tutuşma, kimsenin bardağından içme, okulda çok dikkat et’ diye tembihleyip gönderiyorsun; eve gelince ‘Anne öğretmenimiz daire olalım diye el ele tutuşturdu hepimizi, hasta oluruz dedim istemedim ama dinlemedi. Ben şimdi hasta mı olacağım?’ diye üzülüyor ve çocuğun psikolojisini mi bozdum diye suçlu hissediyorsun.
  • Yatırırken yanına uzanıp o gün neler yaptığınız üzerine sohbet ederken aklına sabah kreşe bıraktığın, akşam kreşten alıp yemek yediğiniz ve birlikte oyun oynayamadan uyku saatinin gelmiş olduğu geliyor ve gününü kreşte geçirdi diye suçlu hissediyorsun.
  • Evden çalışıyorsan evde olmana rağmen seni onunla oynamak yerine bilgisayarda görmeye alışıyor diye, işe gidip geliyorsan onu sen yerine başkası büyütüyor diye,
  • Anne olmadan önceki bir fotoğrafına bakarken, ‘ne kadar da bütün vaktim sadece kendim içindi’ diye düşündüğünü fark ettiğinde,
  • Çalışmıyorsan, ona kendi başına bakacak ekonomik özgürlüğün olmadığı veya başarılı bir rol model olamadığın için,
  • Kendine zaman ayırmak istediğinde çocuğuna karşı suçlu hissediyorsun.
  • Çok fazla soru sorduğunda, tuvalete veya banyoya girecek veya saçını boyayacak vakti bulamadığında, bir arkadaşınla çocuklar olmadan bir kahve içmeyi özlediğini fark ettiğinde veya bunaldığını hissettiğinde suçlu hissediyorsun.
  • Bir arkadaşı onu üzdüğünde ‘Çok etik bilinciyle doldurdum, kendini korumayı öğretmedim galiba.’ diye,
  • Salıncakta sallanırken, sırada bekleyeni gördüğü halde inmediğini fark edince ‘Acaba bencil mi olacak, paylaşmayı öğretemedim mi’ diye,
  • Doğum şeklinden, emzirme veya emzirmeme yüzünden, kreşe göndermek veya göndermemekten, çocukluğunu yaşasın diyerek serbest bırakmış olmak veya dezavantaj ile başlamasın rekabete diyerek özel derslerle programını doldurmuş olmaktan, yardım almış olmak veya tek başına kalmış olmak yüzünden, çok özgür bırakmış veya çok koruyucu olmuş olmak yüzünden; ama ne yaparsan yap günün sonunda bir şekilde hep suçlu hissediyorsun.

Mükemmelin ne olduğunu biliyorsun diye mükemmel olabileceğine inanıyor ve sonucun kusursuz olmadığını her gördüğünde suçlu hissediyorsun. Kendine çok haksızlık ediyorsun. Anne suçluluğu altında mükemmeliyet hedefi var. 

Birbirine merakla bakan yenidoğan bebek ve annesi, Miray Özçelik tarafından kendimizleyiz.com için elle çizilmiş minimalist tarzda illüstrasyon.

Annelikte Suçluluk Hissi ile Nasıl Başa Çıkılabilir?

Mükemmellik hedefi ve bir türlü oraya varamama düşüncesi insanı çok yıpratıyor. Özellikle de bundan etkilenen evlatlarımızken.

Sağlıksız olduğu için patates kızartması yedirmediğin çocuğun başka çocukların bunu yediğini görüp ‘bende ekstra dikkat edilmesi gereken bir sorun mu var’ düşüncesini taşırsa diye endişelenirken de suçlu hissediyorsun, bir kereden bir şey olmaz diye patates kızartmasını ona uzatırken de. 

Hasta olmaması için yapman gerektiğine inandığın her şeyi yaptığın halde çocuğunun öksürdüğünü gördüğünde zihnin neyi yapmayı unuttuğunu düşünmeye başlıyor ve hata yaptığın yer acaba orası mı oldu diye bir sürü şey sıralıyorsun kendine, acı çekiyorsun. Ama unutuyorsun, mükemmeliyet çok da mümkün olan bir durum değil ve bunun peşinde koşmak, taşınamayacak kadar ağır bir stres yükü.

Doğada hiçbir şey mükemmel değil. Kusursuz olduğuna inandığın bir insan yüzü fotoğrafını alıp ortadan bölersen ve iki tarafın da sol olduğu, iki tarafın da sağ olduğu iki versiyonunu da hazırlayıp bakarsan göreceksin ki; insan yüzünün bile iki tarafı birbirinden farklı. 

Ebeveynlerimiz kusursuz değildi, öğretmenlerimiz kusursuz değildi, en yetenekli cerrahlar bile yüzde yüz başarı oranına sahip değiller.

Bizler de kusursuz değiliz. Çocuklarımızın da kusursuz olmama hakları var. Ebeveynliğimizin yüzde yüz kusursuz olması için sadece bizim veya çocuğumuzun değil, diğer tüm etkenlerin de yüzde yüz kusursuz olması gerek.

Gidip saatte 45 km hızla gidebilen bir elektrikli motosiklet alacak olursan, sadece şarjı full dolu, yol düz ve yükü taşıma kapasitesinin altındayken 45’le gidebildiğini görürsün.

Çok iyi yapabildiğin o tarifi, yapabildiğin en iyi hali ile yapabilmen için; ocağının da, ekipmanının da, malzemenin ve moralinin de en az o günkü kadar iyi olması gerekir.

Anneyken de insan olmaya devam ediyoruz

Bunalmak, sıkılmak, çaresiz hissetmek ve özel alana ihtiyaç duymak; doğadaki her canlıda var olan ve yaşamın en doğal parçası olan içgüdüler. 

Anne olmak bizi insan olmaktan çıkarmaz. Çocuğumuz hiç aralıksız bir şeyler sorduğunda veya bütün günümüzü yalnızca ‘anne’ olarak geçirdiğimizde bunalmış hissetmemiz çok normal. Kendimizi özlememiz ve kendimizle kalmayı arzulamış olmamız çocuğumuzu seviyor olmamızı değiştirmez ve bizi ona karşı suçlu yapmaz.

Çocuk hasta olabilir

Çocuğumuzun hasta olmuş olması bizi kötü bir ebeveyn yapmaz. Onu hasta yapmış olan faktörü önceden görüp önlem almış olsaydık belki o sebeple hasta olmuş olmayabilirdi. 

Hastalığa sebep olabilecek faktörler onlarca sayfa listelenebilir ve tamamını yerine getirebilmemiz için çocuğumuzu tamamen izole bir fanus içinde oksijen tüpü ve steril tulum içinde yaşatmamız gerekirdi.

Çocuk dışarı çıkacak, sosyal ortamlara girecek, bir yerlere dokunacak, bir yerlere değecek ve oturup kalkacak, bir şeyler yiyecek ve içecek, üşüyebilecek veya terleyebilecek, bulunduğu ortama belirti göstermeyen hasta birileri de gelebilecek, bir böcek ısırabilecek veya bir yerden düşebilecek; hayatın tüm akışını önceden görüp her an orada hazır şekilde bulunamaz veya tüm koşullara göre önlem alamayız.

Bizler nasıl ki kendi isteğimizle hasta olmuyorsak, çocuklarımız da sırf biz bir detayı gözden kaçırdık diye hasta olmuyorlar. Kontrolümüz dışındaki faktörler yüzünden kendimizi suçlamayı bırakmalıyız.

Çocuksuz da vakit geçirebiliriz

Bir arkadaşımızla çocuksuz bir şekilde kahve içmeyi özlememiz ve bunun için vakit yaratmamız bizi kötü bir ebeveyn yapmaz. Biz gidiyoruz diye çocuğumuzun üzülmesi de öyle. 

Onları güvende olduklarını bildiğimiz için bırakabildiğimizi hatırlamalıyız. Kızımı anneme emanet edip arkadaşımla kahve içmeye çıktığım ilk gün kalbim duracak gibiydi, hiçbir zevk alamadım ve aklımda sadece kızımı ikna çabam vardı ve yüzü gözümün önünden gitmiyordu. Bir saat bile oturamadan geri dönmüştüm. Onu mutlu mutlu resim yaparken bulduğumda ‘aslında daha durabilirmişim’ demiştim. Kendime zehir etmeye gerek yoktu, kızım güvendeydi ve bunu da biliyordu. Sadece gitmemi istememişti çünkü yanında olmamı istiyor ve bu sağlıklı bir şey, ama gitmem de sağlıklıydı. 

Onu güvende olduğundan emin olduğumuz bir şekilde birkaç saat bırakıp kendimize vakit ayırdığımız için kendimizi suçlamamalıyız.

Kızdığımızda ve sınır çizdiğimizde kötü ebeveyn olmuş olmayız

Çocuğumuza kızmış olmak bizi kötü bir ebeveyn yapmaz. Çocuğumuzu koruyabilmemiz için onlara öğretmek zorunda olduğumuz şeyler var. Çakmakla oynamak için ısrarcı olan bir çocuğa, kızmamıza üzülecek diye izin vermemiz bizi iyi bir ebeveyn yapmazdı mesela. 

Bencilce davranmış olmasına kızmamız halinde; sonuçta kendini yakacak değildi gibi somut bir durum olmadığı için kötü hissediyoruz; ama bencil olmasına müdahale etmezsek ileride ilişkileri kötü gittiği için üzüleceğini biliyoruz. 

Bencillik ettiğinde, yalan söylediğinde, kendine ait olmayan bir şeyi aldığında, birine zarar verebilecek bir şey yapıyor olduğunda müdahale etmezsek, asıl o zaman yanlış yapmış oluruz. Tabii ki de uyaran tavrımızla sohbet eden veya takdir eden tavrımız aynı olmamalı. 

Ona normalden sert tonla davrandığımız için kendimize kızmamalıyız. O tonu duyduğunda ‘şu an dinlemeliyim’ demeyi de öğreniyor.

Bir gün yola atlamamasını söylememiz gerektiğinde ‘çünkü saatte 120 ile giden bir Hyndai sana doğru geliyor’ deme şansımız olmayabilir, sadece ‘dur’ dediğimizde durması hayatını kurtaracak. Bizi dinlemesi ve uyaran tonumuzu, ciddi halimizi tanıması gerek çünkü onu koruyoruz, onu koruyabilmemiz için kızdığımızı veya ciddi olduğumuzu anlayabilmesi gerek. Buna üzüldü diye kendimizi suçlamamalıyız.

Ebeveynliğimiz günün ne kadarını çocuğumuzla geçirebildiğimizle ölçülmez

Çalışıyoruz veya çalışmıyoruz diye veya çocuğumuza kendimiz bakıyoruz veya yardım alıyoruz diye kendimizi suçlamak yerine; hayatımızın akışında vermemiz gereken kararı verdiğimizi ve bunu yaparken de onu mağdur etmediğimizi bilmemiz ve kendimizi suçlamamamız gerek.

Çocuğumuzla çok sık vakit geçiremiyoruz diye kendimizi suçlamak yerine, vakit geçirebildiğimiz zamanlara odaklanmalıyız. Mesela haftanın bir günü birlikte olabiliyorsak o günler için bir rutin yaratabiliriz, ‘pazar kahvaltısında krep partisi’ veya ‘cumartesi geceleri mısır patlatıp animasyon izlemek’ gibi. Ya da akşam yemeğini hazırlarken mutfakta geçirdiğiniz zamanları paylaşabilirsiniz, eğer çocuğunuz da evde oluyorsa ve yemeği siz hazırlıyorsanız.

‘Yetersiz’ hissettiren kimseye gerek yok

Sosyal medyada karşımıza çıkan veya direkt olarak takip etmekte olduğumuz; eşleri her daim romantik sürprizler ile çıkagelen, her an bayram sabahı gibi son derece şık giyinmiş ve saçları başları kusursuz ve son derece uslu çocukları olan, kendisi günün her anı bakımlı, makyajlı, şık ve mutlu olan, sabah-öğlen-akşam cilt bakımı rutininden geri kalmazken bu rutinlerini de neşeyle paylaşan, günün her öğünü fine dining restoran menüsü gibi yaratıcı ve şık ama aynı zamanda da çok sağlıklı ve hep de değişik tarifler ve sofralar hazırlayan, evi her daim mobilya kataloğu gibi derli toplu ve pırıl pırıl olan, tüm bunlara tek başına koştuğunu söylerken aynı zamanda her türlü özel gün için tam teşekküllü hazırlıklar yapan ve yine de yakın arkadaş grubu ile aktif şekilde sosyalleşen gerçek üstü profilleri takip etmeye pek gerek yok. 

Bu profiller kamera arkasında sizin kadar yalnız ve desteksiz değiller. Bunların her birinin aynı anda eksiksizce olabilmesi ve bir kişi tarafından yetişilebiliyor olması mümkün değil. Kendi paylaşımlarınızı düşünün, ‘mutfağım yine çok dağınık’ diye paylaşmazsınız ama belki ‘sonunda işler bitti, yorgunluk kahvesi zamanı’ fotoğrafı paylaşmayı düşünebilirsiniz. Kimse perde arkası paylaşmaz, gösterilecek olan şey özenle seçilir. Sizi yetersiz hissettiriyor, nasıl yetiştiğine anlam veremiyor ve kendinize dönüp bakıp buruk hissetmenize neden oluyorsa ona bakmanıza gerek yoktur.

Aynı şekilde; iletişimde olduğunuz insanlar da öyle. Çocuğunuzun hasta olduğunu duyduğunda üzüntünüzü paylaşıp geçmiş olsun dileğinde bulunup bir şeye ihtiyacınız olup olmadığını sorup kısa kesmek yerine İnce mi giydirdin?’ ya da ‘Oralara gitmeden önce bakmadın mı hava durumuna, yazardı aslında soğuk olacağı, evden çıkarken sıcaksa bile bilirdin sonra soğuyacağını mont falan alırdın’ gibi, ‘Hay Allah, teri mi kurudu üzerinde acaba, koşup oynamıştır oralarda tabii, kontrol etseydin sırtını falan, yedek kıyafet götürmediysen bile sırtına peçete bile olsa koyabilirdin aslında ya bakmadın mı hiç?diye nerede hata yaptığınızı anlamaya çalışıp neyi eksik yaptığınız için sonucun böyle olduğunu sorgulayan insanlarla iletişim kurmanıza da gerek yok. 

Hayatlarınızda durup da kendinizi ‘ben neden başaramıyorum’ diye üzülürken bulmanıza sebep olan kimseye yer vermenize gerek yok, bu temizliği yapmak başta sancılı olabilir ama devamı çiçek gibi iyi gelecektir.

Diğer ebeveyni ile veya başkalarıyla olan ilişkisinin sebebi olamayız

Bir diğer önemli konu ise çocuğumuzun diğer insanlarla, hatta diğer ebeveyniyle olan ilişkisi. Diğer ebeveyni ile olan diyaloğu hayal ettiği gibi değil ve buna üzülüyorsa, bunun için kendinizi suçlu hissetmemelisiniz. 

Buna ömür boyu müdahale edemezsiniz, er ya da geç ilişkilerinin öyle olduğunu fark edecek ve o hüznü bir gün yaşayacaktır. Buna küçükken alışması belki de daha iyidir. Müdahale etmek veya süslemek yerine, üzüldüğünü gördüğünüzde sarılmanız ve sizin orada olduğunuzu, istediği zaman da hep orada olacağınızı hissettirmeniz daha iyi olacaktır. 

Her şeyi ve herkesi kontrol edemeyiz, çocuğumuzun bizimle olan ilişkisinde bir şeyler yapabiliriz ama başkaları ile olan iletişiminde yaşayacağı hayal kırıklıkları için yapabileceğimiz tek şey üzüldüğünde orada olmak ve paylaşmak isterse dinlemektir.

İyi bir ebeveyn olmak isteyen kişi bunun için bir yol bulabilir. Bu yolu siz çizmediğiniz, kolaylaştırmadığınız veya müdahale etmediğiniz için suçlu olamazsınız. Eğer ilişkilerinde çocuğun istismar edildiği bir durum fark ediyorsanız derhal müdahale etmeniz ve yasal destek almanız son derece önemli. Fakat ortada bir istismar yoksa, çocuk hayal kırıklığına uğruyor düşüncesi ile müdahale etmeniz doğru olmaz. Her an etraflarında olup her şeyi yönetemezsiniz. Akışa bırakmak ve çocuğunuzun kalbi kırıldığında ona destek olmak daha doğru olacaktır.

Sizler anne suçluluğundan muzdarip misiniz? Konu ile alakalı sizin düşünceleriniz ve bu konuda yaptıklarınız neler?

Fikriniz ve deneyimlerinizi paylaşmaktan çekinmeyin

kendimizleyiz sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin